‘İŞ HAYATI’ Kategorisi için Arşiv

IMAG0556


Dubai’deki değerli bayimiz Madiacast’ın daveti üzerine  Dubai Cabsat 2014 fuarına katılım sağladık ve dört

Burjal Khalipha

Burjal Khalipha

günümüzü Dubai’de geçirdik. Gündüz fuar alanındaki görüşmelerimizin yanında akşam saatlerinde sektörden dostlarımızın çeşitli davetleri ile değerlendirdik.

Dubai’ye eskiden vize yoktu diye biliyorum. Vize prosedürü arttırılsa da yine de zor sayılmaz. Emirates Hava Yolları artık vize vermiyor. Üçüncü bir şirketten almak gerekiyor adresi burada;  http://dubaivisa.net/ Vize başvurularını mail yolu ile de kabul ediyorlar. Benimki iki günde çıktı ama ortalaması bir hafta. Sharjah Palace Hotel’de ikamet ettik, Dubai’ye biraz mafesi olması ve havuzunun küçüklüğü dışında oldukça güzel bir oteldi kalacaklar için tavsiye ederim.

CABSAT Fuarı

Fuar alanı beklediğimden daha sakindi. Yine de  gittiğimize fazlasıyla değdi diyebilirim, Ortadoğu pazarında önemli temaslarda bulunduk, tanıdıklarımızla ilişki tazeledik ve güçlendirdik. Sonuçta bir Türk firması olarak dünyanın pek çok ülkesinden rakiplerimiz var ve bu pazarları boş bırakırsak Fransızların ya da Hintlilerin doldurması çok zor değil.  Gelenlerin konuşmalarına bakılırsa Irak’ın da toparlamaya başladığını gözlemledim.

Dubai Mall Aqua Park

Dubai Mall Aqua Park

Dubai oldukça kozmopolit bir yer. İnsanların neredeyse tamamı mutlu görünüyor. Çöpçüler hariç somurtan insan  görmedim. Alt seviyelerde çalışmak için gelenler arasında en kalabalık olanlar Çin  ve Hint kökenli ama Bangladeş’inden Filipinlere kadar herkes mevcut.  Örneğin  bayimiz Mediacast çalışanları arasında, Hindistan, Filipinler, Çin, Filistin, İngiltere ve Lübnan’dan gelen çalışanları ile tanıştım ki daha benim tanışmadığım 55 çalışanları var. Çok farklı iklimlerden kültürlerden gelen insanlar bir arada uyum içinde çalışıyor ve herkes mutlu.  Ücretler  tamamen serbest piyasa koşullarına göre kurulmuş durumda ki bence çok doğru bir sistem. Bir garsonun 350 $ ortalama maaşı varken, elektrik teknisyeninin 3500 $  aylık maaşı olabiliyor, beyaz yakalılara mühendislere vs. gidildikçe de maaş artarak devam ediyor. Arada uçurum var ama sonuçta on tane garson birleşse o teknisyenin yaptığı için yapamaz. Garsonlar da hallerinden memnun görünüyor. Geldikleri ülkelere göre değerlendirdiklerinde oldukça yüksek bir gelir onlar için de.

Gezilecek Yerler

Dubai’yi gezmeye fazla fırsatımız olmasa da; Fujairah’daki  Dubai Marine Beach Resort oldukça şık ve güzel bir tesisti.  Dubai Mall’a gidilmesini tavsiye ederim, tamamını gezmedim ama

Emirates Mall Defile

Emirates Mall Defile

sanırım  Cevahir AVM’den bir kaç kat daha büyük. (Dünyanın en büyük AVMsiymiş zaten) Oldukça büyük ve güzel bir akvaryumu var. Öyle ki farklı katlarda bir yandan alışveriş yapıp bir yandan  akvaryumu izleyebiliyorsunuz.

Dubai Mall’a yürüme mesafesinde yakınlıkta dünyanın en yüksek binası Burj Al Khalifa var. Kişi başı 120 tl vererek 160 katlı bu binanın en son katına çıkabilirsiniz.

Bir diğer gözde alışveriş merkezi ise Burj-al Arab’a  daha yakın olan Emirates Mall. Dubai Mall kadar büyük değil ama moda ile daha iç içe bir yer. Dünyaca ünlü ve daha üst segmente hitab eden moda ve kozmetik markalarının mağazaları burada daha yoğun. Burada bir moda markasının defilesine de rastladım.

Dubai Mall’daki devasa akvaryuma nazire yaparcasına Emirates Mall’da da yapay kayak pisti mevcut. Teleferikle tepeye tırmanıp kayak yapabiliyorsunuz.  Turistler açısından çok gözde bir diğer mekan ise Meditü-l Fujairah. Meşhur 7 yıldızlı Burjal Arab’ın hemen yanında olan bu mekan bir nevi modern kapalı çarşı. Turistik mağazalar var, fiyatları da aynı şekilde turistik. İçerisinde yapay bir göl   ve  etrafında kafeler de mevcut.

Emirates Mall Otopark

Emirates Mall Otopark

Ulaşım;

Dubai’ye vardığımızde, havaalanından taksi ile otele geçtik.

Otelimiz Sharjah’taydı. Taksimetreler km başı 1,7 dirhem (yaklaşık 1 tl) yazıyor. Havalimanından bindiyseniz 20 dirhem (12 tl) vergi veriyor ve Dubai’den Sharjah’a geçiyorsanız (vice versa)  20 dirhem daha taksimetreye otomatik olarak ekliyor. Havalimanı değil de normal bir yerden bindiyseniz taksimetre 20 yerine 3 Dirhem’den açılıyor. Bunun yanında paralı yollardan geçildiyse onların ücreti de taksimetreye ekleniyor. Takside dikkatli olunmalı, genel anlamda bir sıkıntı yaşamadık ama bindiğimiz taksilerden biri 20 km’lik yolu Emirates Road’dan dolaştırıp 40 km’de getirdi. Karşı çıktık ama  “Ben burada çalışanım, benim taksim değil” şeklinde yoğun

Emirates Mall Kayak Pisti

Emirates Mall Kayak Pisti

bir duygu sömürüsü yapınca fazla da zorlamadık. Orada taksi şoförleri çalışan. Taksiler Dubai Emirine (kırmızı çizgili olanlar) ya da onların imtiyaz verdiği özel şirketlere ait. Taksiciler orada çalışan ama ortalama 2.000 – 3.000 TL aylık gelirleri var. Bu arada gidecekler için tüyo olarak söyleyeyim, sedan araçlar normal taksiyken, daha büyük hatch back araçlar biraz daha pahalı yazıyor.

Toplu taşımayı fazla kullanmadık, bir sefer metroya bindik.  Oradaki sistem bizdekinden farklı, bileti alırken ineceğin yeri söylüyorsun, hem bindiğinde hem indiğinde bileti okutuyorsun. Eğer daha uzak bir yere gitmişsen metrodan çıkamıyorsun. Biraz saçma. Zaten

Dubai Metro Durağı

Dubai Metro Durağı

metro tramvay hızında gidiyor, yerin altına da inmiyor. Yine de istasyonlar temiz. Metro duraklarının mimarisi de dışarıdan uzay gemilerini andırıyor. Metro istasyonlarında mobil uygulamalara önem vermeleri de hoş bir ayrıntı.  Otobüse binmeye bir kere niyetlendik deneyim için, onda da kalabalıktan cesaret edemedik yine taksiye yöneldik.

Genel olarak insan yaşamına uygun bir şehir Dubai. Yayalar da düşünülmüş, otobüs durakları klimalı, üst geçitlerde merdiven yerine asansör var. Ama şehirde yürünecek doğru düzgün yaya ya da bisiklet yolu yok. Tamamen otomobili olanlara göre dizayn edilmiş bir şehir. Dört gün boyunca avm/ çarşı vs. haricinde  yolda yürüyen insan görmedim desem abartmış olmam. Şehir içinde kilometrelerce  yol

Klimalı Otobüs Durağı

Klimalı Otobüs Durağı

gidiyorsunuz ama bir tane yayaya rastlayamıyorsunuz. Onlarca kişi sıraya giriyor ve taksi kuyruğu oluşturuyor.  Taksiler yirmişer yirmişer sıraya giriyor ve sanki Formula 1 etap başlangıcı gibi aynı anda kalkıyorlar.

Otomobiller ise genelde Türkiye’de nadiren ya da hiç göremediğimiz lüks araçlar ya da bizdeki markaların üst segment arabaları. Petrol sudan gerçek anlamda daha ucuz olduğu için genelde jeeplere biniliyor. Dubai’de vergi olmadığı için otomobil fiyatları da uygun. 100.000 TL’ye bir  Explorer  Jeep alabiliyorsunuz mesela. Türkiye’de o parayla WW Polo alınıyor dediğimde ise oldukça şaşırdı karşımdaki.

Yeme- İçme

Dubai kozmopolit bir yer olduğu için çeşitleri de çok gelişmiş. Çin, Hint, Thai mutfakları en yaygın restoranlar arasında.

Kahvaltı ve yemeklerde ananas sıklıkla bulunuyor. Sosisleri sanırım bizdeki gibi saçma sapan şeyler yerine et koydukları için güzel. Quill dedikleri, bizdeki

Artırılmış Gerçeklik Uygulaması

Artırılmış Gerçeklik Uygulaması

bıldırcın’a tekabül eden kuşun ızgara yapılarak verildiğini gördüm, yerel bir tat ama yağsız ve çok kemikli olduğu için tavsiye etmem. Kebap ve döner veren pek bir yer göremedim, açılırsa bence oldukça iş yapar.

Bunların yanında gıda pahalı bir şey Dubai’de. Örneğin Carrefour’da bildiğimiz kirazın kilosu 100 tl.  Deniz ürünleri nispeten daha ucuz. Özellikle de Basra Körfesinde tutulan yerli balıkların fiyatları. Örneğin çok kaliteli bir somon balığınının kilosunu 20-30 tl’ye bulabiliyorsunuz.

Teknoloji;

Dubai’de pek çok mobil uygulama reklamına, artırılmış gerçeklik uygulamalarına rasladım. Teknolojiye ilgili
olmalarını görmek oldukça güzel. Bölgenin televizyonlarını izleyince ilk dikkatimi çeken ismini bilmediğim bir Türk dizisi ve  Kenan İmirzalıoğlu ile karşılaşmam oldu. Yerel televizyon yapımlarındaki oyunculukları gördükten sonra Türk dizilerinin neden bu kadar tuttuğunu anlamak güç değil. Flash tv’deki sarı bıyıklı adam bile burada en iyi erkek oyuncu oskarını alır.

Dubai’de kendi adıma oldukça verimli bir kaç gün geçirdim. Misafirperverlikleri için Mediacast ailesine teşekkür
Dubai Ulaşım Uygulamasıediyorum.

Şeyh Maktum'lu Iphone Kapakları

Şeyh Maktum’lu Iphone Kapakları Oldukça Popüler

Reklamlar

 Beta Küresel Satış Müdürü sayın Ümit Ünker, Sun Plaza’da oldukça keyifli bir networking etkinliği düzenledi. Etkinlikte Beta Küresel COO’su Fatih Özen’in dijital pazarlama ile ilgili tablet bir semineri vardı. Bu güzel etkinlik ve seminerden ötürü her ikisine de teşekkür ediyor, dijital pazarlamanın “abece”si ve adımları maiyetindeki bu seminerde tuttuğum notları buradan paylaşıyorum;

 DİJİTAL PAZARLAMA ADIMLARI

1-ACQUİRE (ELDE ETMEK) Faaliyetleri;
SEO
PPC ARAMA MOTORU REKLAMLARI
EMAİL PAZARLAMA
SOSYAL MEDYA PAZARLAMASI
GELİR ORTAKLIĞI (AFFİLİATE MARKETİNG)
İNTERAKTİF KARŞILAŞTIRMA
REKLAM ORTAKLIĞI
2-CONVERT (KAZANMAK)
Kullanılabilirlik ve erişilebilirlik; müşteri tipine göre kişiselleştirme, ödeme seçenekleri fazlalığı gibi optimizasyonlar,

Müşteri karar destek mekanizması
İçerik yönetimi
Müşteri segmentlerini belirleme kişiselleştirme ve hedefleme
Ödeme seçenekleri
Siteiçi arama özelliği

3-MEASURE & OPTİMİZE (ölç ve uygun hale getir)
web analytics
site başarı kriterlerinin rakiplerin kriterleriyle karşılaştırılması
online panel ve anketler
a/b test, çok değişkenli test

4-RETAİN & GROW (mevcutu koru ve büyü)

mevcut müşteri memnuniyeti
iyi müşteri hizmeti sunma
email marketing
dinamik fiyatlandırma stratejileri
kişiselleştirme
gruplar oluşturma

Mobil bazlı faaliyetler;

Mobil pazarlama
sms/mms
mobil kuponlar
mobil siteler
mobil oyunlar
mobil uygulamalar
konum bazlı servisler
mobil ticaret
mobil search
qr kod

 

Elbette bu faaliyetlerin her biri birer yazı konusu, ama “to do list” şeklindeki bu özet, girişimciler için bir kontrol listesi olmalı.

Müşteri sadakati, firmalar için giderek artan bir öneme sahip. Peki markalar nasıl sadık takipçiler edinebilir? Zendesk’in yeni infografiği açıklıyor;

İnfografiğe göre, “Bir markaya sadakatinizi ne sağlar?”ın en önemli cevapları kalite ve satış sonrası servis. Ardından %50 ile Fiyat, %45 ile Kolaylık ve %15 ile Sosyal sorumluluğa bağlılık geliyor.

Müşterileri sadakatini kazanmak için en iyi yol ise zamanında verilen servis. Ardından %20 ile indirim, geri dönüş ve gönderilerle müşteriyi ödüllendirmek geliyor.

Detaylar için infografiğin üzerine tıklayabilirsiniz!

Bulut Bilişimin moda bir tabir haline geldiği günümüzde, bulut bilişimin meyvelerinden biri daha sessiz ama güçlü bir şekilde ilerliyor. Tüm bunlar, Amerikalıların 80’lerin başında  geliştirip kalkınmalarında dinamo etkisi yapan “core business” iş modelinin bilişim sektöründenki uygulaması aslında.

“core business” dediğimiz mevzu şirketin ana faaliyet alanı, yani bir firma motor üretiyorsa, motor üretmenin haricindeki diğer işler onun ana faaliyet alanı dışındadır ve mümkün mertebe “outsource” etmelidir. Örneğin firma personelinin yemeği için kendi yemekhanesini işletmek yerine bir “catering” firmasına vermesi hem ekonomik olarak avantajlı olmakta hem de şirketin ilgi odağının asli olmayan işlerle dağılmasına engel olmaktadır.

Firmaların yazılım hizmetleri için de aynı şey geçerli.  Firmalar büyüdükçe eski kara tahta – bakkal defteri düzeninden zorunlu olarak kurtuluyor. Bu sistemler ve şirket içindeki kullanıcı sayısı  büyüdükçe ağ erişimiyle ulaşım ve server üzerinden yayın gibi gereksinimler gerekiyor. Bunun için bir sadece bir server edinmek ise 8.000$ civarı ve aylık ek masrafları da ve bakım için verilecek data center ücretlerini unutmamak gerekli.

Microsoft, Google, Oracle gibi dev firmalarında bu büyüyen “cloud computing” alanında kıyasıya kapıştığı bu dönemde  globalleşmenin hızlanması, internet ve mobil cihazların yaygınlaşmasının yanında ekonomik sıkıntı ve krizler, işletmelerin yazılım ihtiyaçlarını “saas” yöntemine itiyor.

Cloud computing, Software as a service, hizmet modelli yazılım gibi kavramlar son yıllarda popüler olsa da aslında iş uygulamalarının barındırmalarının merkezileştirilmesi 1960’lara kadar uzanıyor. IBM ve diğer mainframe sağlayıcıları, dünya çapındaki datacenterlarında banka ve diğer devasa organizasyonlara  o dönemlerde cpu gücü ve veritabanı depolama alanında hizmet veriyordu.

90larda internetin yaygınlaşması, Application Service Providers (ASP)  denilen yeni bir merkezi hesaplama sınıfının ortaya çıkmasına sebep oldu. Bunlar, belirli iş uygulamaları için özelleşmiş hizmet sağlayıcılığı ve merkezi yönetim ile masrafları azaltmak için, işlere hosting ve özel iş uygulamalarının yönetim servisi gibi hizmetler sağladılar.

Saas Modeli nereye gidiyor?

Bu konuda linkedin profesyonellerinde yapılan 170 denekli mütevazi bir ankette Saas modelinin nereye gittiğini soruluyor.

  1. CRM/Sosyal CRM: %36
  2. Verimlilik/Ortak Çalışma Uygulamaları: %25
  3. Muhasebe ve Finans Uygulamaları: %19
  4. Pazarlama Otomasyonu: %10
  5. Proje Yönetimi: %8

SaaS Teknolojileri ve Kurumlara sağladığı avantajlar;

  • Sunucu maliyetleri azaltılır.
  • Teknik bakım ve uygulama geliştirme maliyetleri azaltılır.
  • Güncelleme işlemleri ve maliyetleri sıfırlanır.
  • Lisans maliyetleri sıfırlanır.
  • Kullandığınız süre ve kullanan kullanıcı sayısı kadar ödeme.
  • Hizmeti dünyanın her yerinde alma imkânı.
  • Güvenlik maliyetleri sıfırlanır.

SaaS ve son kullanıcıya sağladığı avantajlar;

  • İnternet bağlantısının olduğu her yerden ve her zaman uygulamanıza ulaşma imkânı.
  • Kullanıcılar arasında dosya ve bilgi paylaşımı imkânı.
  • Matbu evrak maliyetlerinin ve kargaşasının sıfırlanması.
  • Tüm yazışmaların ve bilgilerin online ortamda barındırılması ve yedeklenmesi.
  • Online dokümantasyon arşivleme imkanının olması.

Hizmetin son müşteriye sunulması ve maliyeti;

  • Hizmet internet aracılığı ile sunuluyor.
  • Hizmet son müşteriye sıradan web tarayıcıları ile sunulmakta.
  • Hizmetin bedeli aylık veya yıllık kullanıcı sayısı ve alınan hizmetler bazında hesaplanır.
  • Kullanıcı sayısı azaldığında, maliyet azalır.

Gittikçe yaygınlaşmakta ve ekonomik daralmalardan zayıflamanın aksine güçlenerek çıkmakta olan bir iş modeli Saas, bazen son kullanıcı tarafında anlaşılmakta sıkıntı yaşansa da anlatırken fayda odaklı olmak önemli.

Bazı moda buzzwordlerin etrafında kümelenip haddinden çok daha fazla önem atfetmeyi seviyoruz. Sanırım genel olarak uçlarda gezmeyi seviyoruz, omuzlarda karşılanan yabancı futbolcunun sezon sonunda yuhalanarak gönderilmesi gibi diğer konularda da aşırı önem atfedip akabinde hayal kırıklığına uğradığımız oluyor. Örneğin sosyal medya bir dönem pazarlama dünyasının merkezine oturtulmuş, etkinlikler “sosyal medya aşağı sosyal medya yukarı”ya dönmüşken daha sonra herkes “sosyal medya balonu”nu konuşmaya başladı.

Neden herşeyi olduğu gibi kabul edemiyoruz, sosyal medya, pazarlama faaliyetleri için ücretsiz (veya ucuz) bir destekçidir. Ama o kadar. Pazarlama dünyasının sahte mesihi olmasının tek suçu etkisizliğinden değil aşırı önem atfedilmesinden diye düşünüyorum.

e-ticarette sosyal medyanın etkisi %1

Forrester araştırmasına göre online alışveriş yapan kullanıcıların %1’inden daha azı sosyal medya (facebook, twitter,pinterest vb) üzerinden satış sitesine ulaşıyor.

geleneksel yöntemler ve e-posta daha etkili

Forrester, 1-14 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen 77 bin online satın almayı analiz ediyor ve şirketlerin pazarlamada sosyal medya kanalları yerine e-posta ve geleneksel yöntemlere odaklanmalarının çok daha kazançlı olacağını duyuruyor.

Araştırma mailingci – sosyal medyacı kavgasının bir roundu mudur bilemiyorum ama sosyal medyanın “pazarlama” aracından “satış” aracına dönmesi fikrinin ne kadar tutacağını f-ticaret girişimlerinin performanslarıyla göreceğiz.

Dün Picnic Hippo oyun şirketinin yönetim kurulu başkanı,  Türkiye başta
olmak üzere ABD’de hem Silikon Vadisinde hem de Newyork’ta yatırımları bulunan Bora Uygun’un konuşmacı olduğu etkinlik vardı. Sonlarına doğru yetişmeme rağmen etkinliğe katılma imkanı olmayan mobil oyun sektörüyle ilgili arkadaşlar için aldığım notları paylaşıyorum.

Konuşmanın temel konusu iphone / ipad için geliştirdikleri Bucketz ve onun eksenin mobil oyun sektörüydü.

Öncelikle mobil oyunlar (hatta genel oyun sektörü) hakkında öğrendiğim en ilginç bilgilerden biri oyunun geliştirilmesinden çok, oyun kullanılmaya başladıktan sonra bussines intelligence ve data analytics için çok ciddi çalışmalar yapmaları. Yani oyunu kaç kişi indirmiş, bunlar oyunun neresinde çıkmışlar, hangi bölümlerini sevip hangilerini sevmemişler hepsi yorumlanıyor. Bu test için önce deney grubuna oyun oynatılıyor ve bu analizler yapılıyor. Bunun için ideal denek sayısı 5.000 kişi. Örneğin Bucketz önce bir güneydoğu asya ülkesinde denenmiş daha sonra o sürüm üzerinde analiz ve geliştirmeler yapılarak global piyasada satışa çıkmış.

Bora Uygun’un söylediğine göre Türkiye oyunların test aşaması için en
uygun yer.  Çünkü Türkiye, oyuncuların tepkisini agresif bir şekilde gösterdiği bir yer.

Oyun sektöründeki en büyük pişmanlık

Bora Bey’e oyun sektöründeki en büyük pişmanlığı sorulduğunda, ilk oyunumuzu 50mb üstünde çıkarmak olduğunu söyledi. Malum 50mb üstü oyunlar 3g bağlantıyla indirilemiyor, wifi bağlantısıyla indirilebiliyor. Bu da insanların yükleme işini akşam eve ertelemelerine sonra da unutmalarına sebep oluyor.

Çirkin bannerlar

Soru cevap kısmında gündeme gelen konulardan biri de gelir modelleriydi. Bunlardan en çok talep göreni elbette freemium modeli. Bu konudaki yöntemlerden biri de oyuna reklam bannerları ekleyip premiuma geçenlerde reklamı kaldırmak. Bora Bey’in ilginç gözlemlerinden biri de bu konudaki bazı tasarımcıların kullanıcıları premiuma geçirmek için en çirkin bannerları yapmayı vaad etmeleri.

Serbest oyun programcısıyım nasıl para kazanabilirim?

Bu soru Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği öğrencisi bir arkadaşımızdan geldi. Oyun geliştiriyorum, pazarlama bütçem yok, publisherlara para vermek istemiyorum  ne yapmalıyım?

B.U.: “İşin çok zor, facebook ve sosyal medya entegrasyonu yapıp Allah ne verdiyse abanacaksın.”

Ve girişimcilik üzerine;

Bora Uygun daha önce 12 firma açıp kapatmış bir isim. Her biri onun için bir ders olmuş. Bazıları muhasebe hatalarından, bazılarının para kazandırmasına rağmen emeklerine göre daha az kazandırmasından, bazıları ise daha fizibil alanlar bularak şirketin fokusunu değiştirmesinden kaynaklanıyormuş.

Girişimi ne zaman bırakmalı? 

Sayın Uygun’a göre, kendi kendimize “yüksek mühendis adamım, bu maaşı çalışan olarak da alırım” dediğiniz an o şirketi kapatmayı düşünmelisiniz.

Ve Bora Bey’in ortağı Can Bey’in hoşuma giden sözüyle bitiriyorum;

“İnternet, dünyada demokrasiye en çok yaklaştığımız teknolojidir.”

Türk bilişim sektörünü bazı konularda oldu olası eleştirmişimdir. Bunların başında mühendislik-pazarlamacılık kolerasyonunun sağlanamaması geliyor. Yani şirketin kurucu gücü mühendis kökenliyse (ki geneli öyle) reklam, satış, pazarlama gibi aktiviteleri boşa zaman ve para kaybı olarak görüyorlar. Tabi bu durumda şirketin büyüme ve olgunlaşma süreci haspel kader çıkan fırsatlara bağlı kör topal bir sürece dönüşüyor. Ayakta kalsalar bile genellikle de orta gelir tuzağına düşüyorlar. Oysa ilerlemediğiniz gün geriliyorsunuz, özellikle de bilgi sektöründe.

İşletme-pazarlamacı kökenli şirketler nispeten daha başarılı bir başlangıç yapıyorlar. Günümüz sisteminde “gelir” en büyük başarı kriteri kabul edildiği için satış başarıları daha fazla elbette. Ama burada da doğru yönetilemeyen, çalışan ama buglarla dolu, alt yapısında ciddi problemler bulunan yazılımlar, deadlineları aylarca ötelenmiş dev çöplüklere dönüşmüş projeler ortaya çıkıyor.

Tabi optimum nokta, mühendis ve satış kökenlilerin ortaklıkları veyahut firmanın iyi komisyonlarla çalışan iyi satış yöneticileri istihdam etmesi. Tabi bu tür birleşmelerin önündeki en büyük engel “küçük olsun benim olsun mantığı”. Yine de bilişim dünyamızda bu tür bir kaç şirket biliyorum. Bunlardan bazıları kısa sürede yedi haneli yatırımlar aldı bile.
Ekonomi Bakanlığı bu aralar BT ve Yazılım şirketlerinin Türkiye’nin dış ticaretinde paylarının artması için çalışmalar yapıyor. Hedefleri bu alandaki en büyük pazar olan ABD. Bu konuda danışmanlık almak üzere Harvard Üniversitesinden uzmanları Türkiye’ye davet ediyor. Bu uzmanlar 88 Türk enformasyon teknolojisi ve yazılım şirketini inceliyor. Buna ek olarak ABD’de ülke dışına en çok iş veren Amerikalı şirketlerden 35 tanesiyle görüşerek Türk şirketlerini soruyor ve Amerikalı firmaların Türk şirketlerine neden yatırım yapmadıkları konusunda 38 sayfalık bir case study hazırlıyorlar. Çalışmadan basına yansıyan kısa kısa sonuçlar;

MÜHENDİSLER TANITIM BİLMİYOR
Türk Bilişim-Yazılım şirketlerinin sahipleri ezici çoğunluk olarak mühendis. Bu yüzden tanıtım ve pazarlamaya boşa masraf olarak bakıyorlar.

YURT DIŞINDAKİ TÜRKLER VEFASIZ
Araştırmaya göre, Türkler, ABD’deki Türklerin iş paslamada yardımcı olmadığını düşünüyor. Benim şahsi görüşüme göre bu kanaat fazlasıyla doğru. Diğer millet mensupları birbirleriyle olabildiğine dayanışma içine girerken yurtdışındaki Türkler diğer Türklerden mümkün mertebe kaçıyor. Bu yüzden ABD’de ciddi sayıda Türk olmasında rağmen bir Türk lobisi yok. Böylece akademik ve iş dünyasında yükselen Türklerin bilgi birikimi bağlantıları Türkiye’ye kazandırılamıyor. Ayrıca araştırmaya göre bazı Türk şirketleri Hint firmalarına iş vermeye başlamış.

KENDİLERİNİ DEV AYNASINDA GÖRÜYORLAR
Amerikalı şirketler vakit ayırma sorunu yaşamamak adına çalışan sayısının fazla olduğunu belirten uzmanlar “Görüştüğümüz Türk şirketleri kendilerini büyük zannediyor. Oysa Amerikalılar’ın iş yapma tercihlerine göre küçük ölçekliler” tespitinde bulunmuş. (Burada bizim Yapı Kredi Bankası’nın Amerikan standartlarına göre orta ölçekli işletme sınıfına girdiğini hatırlatmak isterim.)

TÜRK YAZILIMLARI KALİTELİ

Türk şirketlerinin kalite avantajı olduğunu söyleyen Harvard ekibi, özellikle bankacılık sektörüne yönelik mobil çözümlerde Türk şirketlerin geliştirdiği ürünlerin daha bir çok Amerikalı’nın duymadığı türden ileri seviyede olduğu belirtirken, bu alanda ABD pazarına giriş imkanı olduğunu söylüyor.

TÜRK ŞİRKETLERİ BİLİNMİYOR

Sanırım bana göre ABD’den yatırım ve ortaklık gelmemesinin en önemli sebebi şu cümled gizli; “Yurtdışına iş verecekleri zaman Amerikan şirketlerinin aklına Türk şirketleri gelmiyor. Zaten nereden bulacaklarını da bilmiyorlar.”

PAZAR ARAŞTIRMASI YOK

Uzmanların görüşüne göre pazar araştırması yapmadan ürün geliştirip sonra ona pazar bulma eğilimi yaygın. Ben bunu bu tür işletme disiplini ve yöntemlerinin yeni yeni oluşan kurumsal şirket kültürlerine yerleşmemesine bağlıyorum.

KÜÇÜK OLSUN BENİM OLSUN

“Türkiye’de de sıkça tartışılan Türk şirketlerinin risk sermayesi yatırımı çekerek kendilerini büyütebilmeleri konusuna da değinen Harvardlı uzmanlar, finansmana erişimdeki zorluğu kabul ediyor. Bununla birlikte Türk kültürüne de atıfta bulunuyorlar. Görüştükleri bir şirket sahibinin ‘Bizde küçük olsun benim olsun anlayışı yaygındır’ ifadesinin İngilizcesini bilgi notlarına not alan uzmanlar, “Türk şirket sahipleri işlerini büyütmek adına yatırımcı çekmeye istekli ancak kendi paylarının ve yönetimde kontrollerinin azalmasında isteksiz. ‘Yatırımcılar çok az para için yüzde 90 hisse istiyor’ şeklinde yorumlar yapıyorlar. Halbuki bir Amerikalı kurduğu işin büyümesi adında hissenini ve kotrol gücünün azalmasını kabul eder. Bu noktada kültür farkı ortaya çıkıyor”” şeklinde buyurmuşla.

AMERİKALILAR YAZILIM OUTSOURCE EDERKEN NELERE DİKKAT EDİYOR?

Uzmanlar, Amerikalı 35 firmayla yaptıkları bir anketin sonucundan bahsettikleri bilgi notunda “Amerikalılar, ülke dışına iş verecekleri zaman fiyat ve kaliteyi iki önemli unsur olarak belirtiyor. Ancak yapılan sohbetlerden iş yaptıkları şirketlerle uzun vadeli ilişki kurmayı tercih ettiklerini ve zamanla tanıdık faktörünün öne çıktığını gördük” yorumu yaptı. Sektörün genel havasını veren bilgi notunda Amerika ve dünya pazarına giriş yapmayı başarmış Türk şirketleri de olduğu, özellikle savunma sanayi yazılımı şirketlerinin pazara giriş sorununu aştığı anlatılıyor.

Sorunu tespit etmek, sorunu çözme yolundaki en önemli adımdır. Türkiye’nin mali ve teknolojik kalkınmasının öncelikli yolunun yazılım ve bilgi teknolojilerinden geçtiğine inanan biri olarak Ekonomi Bakanlığı’nı bu konudaki çalışmalarından ötürü tebrik ediyorum.

Thomas Savery, buharın itiş gücünü ticari amaçları için kullanmayı akıl ettiğinde bu yolun sonunun atsız arabalar, insansız dokuma tezgahları ve iki dünya savaşıyla devam edeceğinin farkında mıydı acaba? Bu iki dünya savaşı ve bir soğuk savaşın sonunda serbest piyasa, “bırakınız yapsınlar”cı “özgür dünya” diyalektikten sağ çıkan taraf oldu. Marks’ın çok güvendiği denklemleri pek çok temel değişkeni analiz edemediği için başarısız birer fütürolojiden öteye gidemedi. Günümüz kapitalist sistemi, temel prensipleri açısından ne o dönemdeki rakipleri ne de neolitik çağdan çok farklı değil aslında.  Kilosuna 2.5 lira verdiğimiz domatesin yalnızca 25 kuruşu köylünün cebine girdiğine göre tarıma başladığımız 12.000 yıldan beri köylü sömürüsünün ötesine hala geçememişiz…

Kıtlık zamanlarında gıda fiyatlarının daha da tırmandırılması için tüccarlar tarafından Haliç’e kasa kasa dökülen  sebze meyveler geride kalmış olsa da köylünün tarla tapanı traktörü yabancı bankaların ipoteğine gün be gün giriyor. El sanatları ve zanaatkarlık günden güne ölürken  katkılı koruculu gıda ürünlerinden başka neredeyse alternatif yok. Üreticiden tüketiciye kadarki zincirde on tane tedarikçi ve komisyoncudan geçerek fiyatları şişiyor.

Üreticiden tüketiciye uzanan zincirde aracıların kaldırılması, hiç değilse azaltılması daha önceden denenmemiş bir şey değil aslında. Kabzımalların tekel oluşturup satamadıklarını çöpe atmak pahasına sebze fiyatlarını karaborsaya çekmeleri sonucunda dönemin İstanbul valisi sebze tedarikçilerini toplayarak fiyatları düşürmezlerse, Anadolu’dan kamyonla sebze alıp uygun fiyata sokaklarda satmakla tehdit etmişti. Daha da kötüsü bu tehdidini gerçekleştirmek zorunda kaldı. Bu olaydan sonra kurulan semt pazarlarından zamanla köylüler kovularak rantiye düzeninin bir parçası haline geldi. Köylü pazarı olmaktan çıkarak metrekaresi bin dolarlara kiralanan tezgahlara dönüştü. Detone tonla haykırılan kulak eziyeti de cabası…

Aynı dert diğer pek çok sektörde de geçerli. İstanbul’da aylığı 1.000 liralık  çürümüş ahırların sorumlusu da aynı komprador zihniyet. Pek çok yerde emlak kartelleri evlerin kiralarını ederinin 100-200 tl üzerine şişirip öyle veriyor. Her sektörde al-satçı zihniyet girdiği yerin fiyatlarını fahişe çeker, türlü oyunlarla bazen de maddi zayıflıklarını istismar ederek  insanların mamüllerini ölü fiyata almaya çalışır. Gerektiğinde el birliği ederek halkın ensesinde yumruk gibi tekelini oluşturur, dürüst satıcıyı pazardan kovar.

Tahtakale mantığı iflas edecek

Bilirsiniz “Tahtakale esnafı”  terimi vardır dilimizde. Ortadoğu tüccarlığının bu tipik örneğine sadece Tahtakale’de değil herhangi bir yerde rastlayabiliriz. Birşeyin fiyatını sorduğunuzda cevap vermeden önce şööyle baştan ayağı süzmesinden sonra tipinize göre bir fiyat çekmesinden ilk bakışta ele verir kendini. Çeyiz almaya giden çiftlerin siparişleri arttıkça gizliden gizliye fazla fiyat çeker. Yani 1 liralık bir şeyden 20 tane alınca mantıken indirim olması gerekirken insanların saflığından faydalanarak daha fazla fiyattan satar. Fatura kesmez, fatura isteyen müşteriden ekstra ücret ister. Kısa vadeli çıkarlarını düşünür. Müşteri memnuniyeti falan zaten hak getire. Bundan yıllar yıllar önce bir arkadaşımla saatlerce dolaşarak bin pazarlıkla aldığım, “heheh çok gezdik ama ucuza kapattık” derken aynı çadırı internette daha ucuza görünce anlamıştım Ortadoğu tipi ticaret mantığının hakkından yalnızca e-ticaretin geleceğini…

Çare e-ticaret’te!

Küresel gıda krizleri her defasında  küresel yatırımcıların gıdaya yatırım yapmalarından sonra oluşur. Pirinç krizini belki hatırlarsınız, zengin amcalar paralarını pirinç stoklarına yatırınca depolara hapsedilmiş  milyonlarca ton pirinç, fiyatları kısa sürede %20’nin üzerinde arttırıldıktan sonra satıldı. Fakir halkın aç karnını doyurmak için akın ettiği bir avuç pirinç küresel zenginlerin emtia fonlarını şişirdi. Bu yüzden üreticiden tüketiciye doğrudan kanalların açılması şart.

Gelir adaletsizliğinin olduğu, zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu toplumlarda kölelik düzenine sonrasında isyanlara dönüş başlar. Güçlü toplum güçlü orta sınıfla olur. e-ticaret küçük sanatkarların küçük üreticilerin emeklerini sokak köşelerinden yol kenarlarından kitlelere taşıyabilir. Dev sermaye ve grupların domine ettiği pazarda orta ve  küçük işletmecilere mevzi kazandırabilir. Küçük girişimcilere fırsat zemini oluşturur.

Doğru denetimle üreticiden tüketiciye doğrudan satış, üreticilerin emeğinin karşılığını almalarını, tüketicilerin uygun fiyatlara ulaşmasını sağlar ve insanları üretime teşvik eder. Bu konuda apple store şahane bir örnek. Serbest yazılımcılar güzel paralar kazanıp kendilerini tanıtırken kullanıcılar çoğu ücretsiz ya da sembolik ücretlerle milyonlarca uygulamaya ulaşma imkanına erişti.

Üretici firmalar kendi web siteleri üzerinden doğrudan tüketicilere satış imkanı buluyor. Bezden pastaların bile yüzlerce liraya kapış edildiği internet camiasında sedef kakmacılar, tel örmeciler, bakırcılar, el yapımı  tahta oyuncakçılar, yüzlerce yıllık geleneklerin unutulmuş mirasçıları kırıntılarından doğacak. Elde dokunan kök boyası kilimler turist avcısılarının elinde fahiş fiyata satılmaktansa   artan talepler ve düşen fiyatlarla birlikte duvarlarımızı süsleyecek. Dallarından toplanıp çuvallarla sıkılan şifalı saf zeytinyağlarına üreticilerinin bereketli ellerinden sahip olabileceğiz. Kitlelere erişme fırsatı bulamamış binlerce kobi dünya arenasına çıkmaya başladı bile.

Bazı markalar var ki o ürün segmentine adını vermiş… “Selpak beşyüzağbi”, “ocağı Cifledim” gibi daha çocukluğumuzda kanıksadıklarımızın yanında “kurumsal olarak eseypiiye geçiş çalışmalarımız sürüyür” tarzı cümlelere de alıştığımızı söyleyebilirim. ERP ve hatta CRM  yazılımlarına  genel adı SAP olmuş durumda.

Bu yaygınlığın sebebi kanaatimce toplumumuzdaki çoğu şey gibi teknoloji algılarının da kulaktan kulağa yayılması. Türkiye’deki en büyük 500 şirketin 200’ü SAP kullandığını, “SAP Danışmanlığı” nın başlı başına bir sektör oluşturduğunu  göz önünde bulundurursak çok haksız da sayılmazlar zira Türkiye’de 15 bin kullanıcısı bulunan SAP, dünyanın en büyük iş yazılımları firması. Ciro bakımından Micrisoft, IBM ve ORACLE’dan sonra en büyük 4. yazılım fırması. Bu tür dünya devi örneklerinin Türk yazılım firmaları ve start up’ları için rol model oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden SAP’nin kurumsal kronolojisini incelemekte fayda var;

SAP TARİHİ

Kuruluş;

1972 Optimum girişimcilik modeli olarak gördüğüm “ilk proje”nin akabindeki kurulum SAP’nin de kurulum modeli olmuş. IBM’den istifa eden 5 çalışanı (Dietmar Hopp, Hans-Werner Hector, Hasso Plattner, Klaus Tschira and Claus Wellenreuther) tarafından Systemanalyse und Programmentwicklung (System Analysis and Program Development / Sistem Uygulama ve Veri İşlemleri) adındaki şirketi kurdular. Almanya’nın Weinheim şehrindeki kurulan şirketin ilk müşterisi Imperial Kimyasal Endüstrileri şirketiydi. Şirket ilk yılında 620.000 Alman markı kazandı.

1973 İlk muhasebe yazılımlarıı “RF”’i çıkardılar. Sonraki yıllarda buna diğer modülleri ekleyerek “SAP R/1” yazılımını geliştirdiler.

1976 Özel ortaklık yapısından limited şirket yapısına geçiş yaparak SAP Gmbh ismini aldı.

Almanya dışına çıkış

1977 Müşteri ve personel sayısı ve entegrasyon çeşitlerinin artmasıyla şirket merkezi Walldorf’a taşındı ve Almanya dışına operasyonlar başladı.

1979 SAP R/2 çıkarıldı.

1981 Mainframe teknolojisinin yükselen gücünü kullanarak yüksek istikrar ve güç elde etti.

1982 R/2 için yeni kullanıcı dostu arayüzünü tanıttı.Üretim ve diğer alanlar için

farklı geliştirme projelerini, ABAP/4 program ortamı gibi yeni araçlarını tanıttı.

Büyüme;

1985 Calfornia State University ile ortaklık. California Devlet Universitesi’nde okuyan bir öğrenci tarafından üniversitenin profesörlere ‘değerlendirme’leri için önerilen SAP program, profesörler tarafından incelendikten sonra ‘değerlendirme’den ‘geliştirme’ye geçilmiş ve projede çalışan profesörlere ortaklık teklif edildi. Böylece SAP’nin gerçek büyümesi başladı.

1986 İlk uluslararası şube Avusturya’da açıldı.

1988 İlk halka açıma  (Frankfurt ve Stuttgart borsaları)

1991 Orta ölçekli şirket segmentini ele geçirmek için yayımladığı  R/3 versiyonu büyük ilgi gördü.

SAP Danışmanı şirketlerin kurulması

1992 Pilot projelerin başarılı uygulanmasından sonra R/3 pazara tanıtıldı ve kendi sistemlerini geliştirmek isteyen müşterilere yardım için anlaşmalı bağımsız danışmanlık şirketlerine izin verme stratejisi izledi.

1993 SAP 3600 çalışan ve 1 milyon Alman Markı gelire ulaştı.

1996 Müşterilerinin R/3’te online uygulamalara erişebilmesi için online oldu.

Coca Cola SAP kullanmaya karar verdi.

SAP dünyayı feth ediyor;

1997 SAP 25. yılını kutlarken 6.000.000 Mark’ın üzerinde gelire ulaştı. Bu gelirin %80’i Almanya dışından geldi.

1998 Şirket, daha iyi kullanıcı deneyimi ve yazılımı öğrenmeyi kolaylaştırmak için EnjoySAP stratejisini çıkardı.

1999 SAP, varolan ERP uygulamalarıyla e-ticaret çözümlerini birleştiren mySAP.com stratejisini açıkladı ve bir yıl içerisinde dünyanın öncü e-iş iş yazılım çözümleri tedarikçisi oldu.

2001 Türkiye’deki ofisinin açılışı.

Dünyaca ünlü IT balonunun patlamasının yol açtığı krize rağmen karını arttırdı.

2003 Dow Jones borsasına giriş

SAP Türkiye ofisinin tüm dünyadaki SAP şubeleri arasında “En Başarılı Start up” seçilmesi.

mySAP.com stratejisinin SAP Netweaver ile zirveye ulaşması. Netweaver  SAP ve diğer sistemlerde çalışan açık ve esnek iş uygulamalarından oluştu.

2004 SAP Netweaver markete bırakıldı ve bir yılda 1.000’den fazla müşteriye ulaştı.

2008 SAP iş zekası üzerine çalışan, Business Objects şirketini satın alarak onun ürünlerini kendi portfolyosuna ekledi.

2010 Büyük bir satın alma hamlesinde Sybase’i satın aldı. Sybase, bilgi yönetimi ve mobil veri kullanımı üzerine özelleşen  en büyük iş yazılımı oldu.

2011 Bulut biliimin en büyük firması SuccessFactors’u satın aldı.

SAP’den öğrenebileceklerimiz,

Bu başarının satır aralarını okuyarak kendimize ders çıkarmaya kalkarsak; girişim aşamasında hazır bir müşteri ve  projeyle start up yapmanın önemi, sürekli gelişim peşinde olma, gelişme aşamasında satış faaliyetlerini aralıksız sürdürme, üniversitelerle işbirliğine girme, şirkete bilgi birikimi katabilecek yeni ortaklıklara açık olma, uluslararası arenaya açılmak için uluslararası ofisler açmaktan çekinmemek olarak sıralayabiliriz. Büyüdükten sonra ise borsaya kote olma, üçüncü parti yazılım firmaları için işbirliği modelleri geliştirmek gibi örnekler verebiliriz.

Bunların dışında açıklanan hedeflere ve alınan kararlara aynı yıl içerisinde ulaşıldığını görüyoruz. Kararlar konusunda esnek ama uygulanması konusunda iş bitirici olmanın önemi bir kez daha anlaşılıyor. Ayrıca dikkat çeken diğer bir önemli husus ise, bir ürünün piyasaya sunulmadan önce bir müşteride pilot olarak kullanılması. Daha sonra piyasaya tanıtılarak satışlarının yapılması.

Sonuç olarak SAP kendi içinde optimuma yakın bir yapılanma ve taktik izlemiş olsa bile tüketici açısından kıstasımız  elbette kendine olan faydası değil bize olan faydası. Yani çok kurumsal dünya devi bir şirket olabilir ama kurumsal ERP yazılımları için kıstas alırken  fiyat/performans, kurumun süreçlerine uyumluluğu, danışman firmayla dialoglar gibi pek çok kıstasa da dikkat edilmelidir. En büyük olmanın yanında SAP, rakipsiz, tek alternatif olmazsa olmaz bir firma değil. ERP yazılımları konusunda pek çok başarılı Türk şirketleri de var. Workcube , IAS (CANIAS), LOGO ERP bunlardan sadece bazıları.

İnsanlar hala elleriyle tutamadıkları şeylerin değerini anlamakta güçlük çekiyor malesef. Örneğin elimizle tutabildiğimiz bir ürün için pazarlık yaparsak esnafın cevabı hemen hemen bellidir; “Abi bunun gelişi o kadar zaten”…  Peki bir yazılım ürününün gelişi ne kadar? Saat/personel sayısı tek başına fiyatlandırma için yeterli midir? Bir yazılımcının iki haftada yaptığı işi bir diğeri bir günde yapabilir.  Peki iki haftalık işi birgünde bitiren bir yazılımcı bir günlük ücret mi talep etmelidir iki haftalık mı? Peki Karl Marks’ın artı değer kuramının ilkokul matematiği gibi basit ve çaresiz kaldığı günümüzde hakkani fiyatlandırma nasıl olmalı?

Adam/gün fiyatlandırması yerine yazılımın müşterilere sağladığı katma değeri baz alacak olursak apayrı bir hengame. Bir yazılım bir fabrikaya yılda 10.000.000TL tasarruf sağlıyorsa, aynı yazılım başka bir fabrikaya 100.000TL tasarruf sağlayabilir. İki fabrikanın yazılımdan aldığı randıman farklı diye farklı fiyatlandırma yaparsak, bu sefer de aynı işi, aynı danışmanlığı ve emeği vererek yaptığımız bir ürüne farklı fiyat vermemiz ne kadar doğru olur? Artı değer kuramının kifayetsizliği bir kez de burada anlaşılıyor.

Şirketler için fizibil, katma değerli bir ürün çıkarmaktan daha önemli bir şey vars

a o da satış. Onların hemen gerisindeki en önemli konu gizli kalmış bir zanaat olan fiyatlandırma meselesi. Örneğin bir yazılım satışı için 80.000TL fiyat veriyoruz. Belki de müşterim böylesine bir proje için 120.000’i  çoktan gözden çıkarmıştı. Aradaki 40.000 TL’ye şirket için bir araba alınabilirdi. Kardan zarar yani. Tabi işin ucunda eldeki 80.000’lik satışı kaçırmak

da var. Üstelik 120.000 TL fiyat verdikten sonra pazarlık sonucunda 80.000’e indirmek itibar ve güvenirlik bakımından büyük eksi olur. Diğer taraftan da düşük fiyatlandırmanın müşteriyi kaçırdığı durumlara da şahit oldum. Yani fiyatlandırma iki tarafı keskin bir bıçak, tutmasını bilenin emrine amade tabii ki.

Bunun dışında proje bazlı işler için fiyatlandırmanın yanında teknik detayları, yazılım süreçlerini, alt yapılarını detaylı bir şekilde bilmek zaten gerekli. Program işleyişinde çok basit görünen bir değişiklik bile bazen yazılım ekibinin iki haftalık emeklerini hiç edebil
Bunun dışında tali fiyatlandırmalar da önemli. Satış fiyatı ne olursa olsun, ben 5 yıl sonra hala o ürüne destek veriyorsam -ki vermem de gerekir- bunun bize astarı yüzünden pahalıya gelir. Çünkü alınan fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, beş yıl sonra çoktan harcanmış yenmiş bitmiş bir ücretin desteğini veriyor olmak kimse için tatlı olmayacaktır. Bu sebeple müşteri yazılımcıya, yazılımcı müşteriye suç atar. Oysa ne plana oturtamadığı istekleri bitmeyen müşteri ne de kısa vadeli planlar yaparak uzun vadede zararlı çıkan yazılımcı haklıdır. kaybet/kaybet yerine kazan/kazan yaşamak istiyorsak satıştan sonra destek anlaşmalarını da sıkı tutmalıyız.Ki yeni dünyanın yükselen gelir trendi de subscribtion/abonelik ve gelir devamı üzerine. iyor. (400 TL adam/gün’den kabaca bir hesaplayın)

En temel sektörlerde bile kurum kültürü, oturmuş satış organizasyonları  oluşturmakta zorlanan bir ülkede yazılım gibi yeni sayılabilecek bir sektörün bu konuda sancılar yaşaması normal. Ama her defasında Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Mutlu ederek mutlu olmayı, kısa vadeli maksimal kazanç yerine kazan/kazan durumunu oluşturmayı hedeflersek, gerisi gelecektir.