‘YAZILIM’ Kategorisi için Arşiv

Bulut Bilişimin moda bir tabir haline geldiği günümüzde, bulut bilişimin meyvelerinden biri daha sessiz ama güçlü bir şekilde ilerliyor. Tüm bunlar, Amerikalıların 80’lerin başında  geliştirip kalkınmalarında dinamo etkisi yapan “core business” iş modelinin bilişim sektöründenki uygulaması aslında.

“core business” dediğimiz mevzu şirketin ana faaliyet alanı, yani bir firma motor üretiyorsa, motor üretmenin haricindeki diğer işler onun ana faaliyet alanı dışındadır ve mümkün mertebe “outsource” etmelidir. Örneğin firma personelinin yemeği için kendi yemekhanesini işletmek yerine bir “catering” firmasına vermesi hem ekonomik olarak avantajlı olmakta hem de şirketin ilgi odağının asli olmayan işlerle dağılmasına engel olmaktadır.

Firmaların yazılım hizmetleri için de aynı şey geçerli.  Firmalar büyüdükçe eski kara tahta – bakkal defteri düzeninden zorunlu olarak kurtuluyor. Bu sistemler ve şirket içindeki kullanıcı sayısı  büyüdükçe ağ erişimiyle ulaşım ve server üzerinden yayın gibi gereksinimler gerekiyor. Bunun için bir sadece bir server edinmek ise 8.000$ civarı ve aylık ek masrafları da ve bakım için verilecek data center ücretlerini unutmamak gerekli.

Microsoft, Google, Oracle gibi dev firmalarında bu büyüyen “cloud computing” alanında kıyasıya kapıştığı bu dönemde  globalleşmenin hızlanması, internet ve mobil cihazların yaygınlaşmasının yanında ekonomik sıkıntı ve krizler, işletmelerin yazılım ihtiyaçlarını “saas” yöntemine itiyor.

Cloud computing, Software as a service, hizmet modelli yazılım gibi kavramlar son yıllarda popüler olsa da aslında iş uygulamalarının barındırmalarının merkezileştirilmesi 1960’lara kadar uzanıyor. IBM ve diğer mainframe sağlayıcıları, dünya çapındaki datacenterlarında banka ve diğer devasa organizasyonlara  o dönemlerde cpu gücü ve veritabanı depolama alanında hizmet veriyordu.

90larda internetin yaygınlaşması, Application Service Providers (ASP)  denilen yeni bir merkezi hesaplama sınıfının ortaya çıkmasına sebep oldu. Bunlar, belirli iş uygulamaları için özelleşmiş hizmet sağlayıcılığı ve merkezi yönetim ile masrafları azaltmak için, işlere hosting ve özel iş uygulamalarının yönetim servisi gibi hizmetler sağladılar.

Saas Modeli nereye gidiyor?

Bu konuda linkedin profesyonellerinde yapılan 170 denekli mütevazi bir ankette Saas modelinin nereye gittiğini soruluyor.

  1. CRM/Sosyal CRM: %36
  2. Verimlilik/Ortak Çalışma Uygulamaları: %25
  3. Muhasebe ve Finans Uygulamaları: %19
  4. Pazarlama Otomasyonu: %10
  5. Proje Yönetimi: %8

SaaS Teknolojileri ve Kurumlara sağladığı avantajlar;

  • Sunucu maliyetleri azaltılır.
  • Teknik bakım ve uygulama geliştirme maliyetleri azaltılır.
  • Güncelleme işlemleri ve maliyetleri sıfırlanır.
  • Lisans maliyetleri sıfırlanır.
  • Kullandığınız süre ve kullanan kullanıcı sayısı kadar ödeme.
  • Hizmeti dünyanın her yerinde alma imkânı.
  • Güvenlik maliyetleri sıfırlanır.

SaaS ve son kullanıcıya sağladığı avantajlar;

  • İnternet bağlantısının olduğu her yerden ve her zaman uygulamanıza ulaşma imkânı.
  • Kullanıcılar arasında dosya ve bilgi paylaşımı imkânı.
  • Matbu evrak maliyetlerinin ve kargaşasının sıfırlanması.
  • Tüm yazışmaların ve bilgilerin online ortamda barındırılması ve yedeklenmesi.
  • Online dokümantasyon arşivleme imkanının olması.

Hizmetin son müşteriye sunulması ve maliyeti;

  • Hizmet internet aracılığı ile sunuluyor.
  • Hizmet son müşteriye sıradan web tarayıcıları ile sunulmakta.
  • Hizmetin bedeli aylık veya yıllık kullanıcı sayısı ve alınan hizmetler bazında hesaplanır.
  • Kullanıcı sayısı azaldığında, maliyet azalır.

Gittikçe yaygınlaşmakta ve ekonomik daralmalardan zayıflamanın aksine güçlenerek çıkmakta olan bir iş modeli Saas, bazen son kullanıcı tarafında anlaşılmakta sıkıntı yaşansa da anlatırken fayda odaklı olmak önemli.

Reklamlar

Türk bilişim sektörünü bazı konularda oldu olası eleştirmişimdir. Bunların başında mühendislik-pazarlamacılık kolerasyonunun sağlanamaması geliyor. Yani şirketin kurucu gücü mühendis kökenliyse (ki geneli öyle) reklam, satış, pazarlama gibi aktiviteleri boşa zaman ve para kaybı olarak görüyorlar. Tabi bu durumda şirketin büyüme ve olgunlaşma süreci haspel kader çıkan fırsatlara bağlı kör topal bir sürece dönüşüyor. Ayakta kalsalar bile genellikle de orta gelir tuzağına düşüyorlar. Oysa ilerlemediğiniz gün geriliyorsunuz, özellikle de bilgi sektöründe.

İşletme-pazarlamacı kökenli şirketler nispeten daha başarılı bir başlangıç yapıyorlar. Günümüz sisteminde “gelir” en büyük başarı kriteri kabul edildiği için satış başarıları daha fazla elbette. Ama burada da doğru yönetilemeyen, çalışan ama buglarla dolu, alt yapısında ciddi problemler bulunan yazılımlar, deadlineları aylarca ötelenmiş dev çöplüklere dönüşmüş projeler ortaya çıkıyor.

Tabi optimum nokta, mühendis ve satış kökenlilerin ortaklıkları veyahut firmanın iyi komisyonlarla çalışan iyi satış yöneticileri istihdam etmesi. Tabi bu tür birleşmelerin önündeki en büyük engel “küçük olsun benim olsun mantığı”. Yine de bilişim dünyamızda bu tür bir kaç şirket biliyorum. Bunlardan bazıları kısa sürede yedi haneli yatırımlar aldı bile.
Ekonomi Bakanlığı bu aralar BT ve Yazılım şirketlerinin Türkiye’nin dış ticaretinde paylarının artması için çalışmalar yapıyor. Hedefleri bu alandaki en büyük pazar olan ABD. Bu konuda danışmanlık almak üzere Harvard Üniversitesinden uzmanları Türkiye’ye davet ediyor. Bu uzmanlar 88 Türk enformasyon teknolojisi ve yazılım şirketini inceliyor. Buna ek olarak ABD’de ülke dışına en çok iş veren Amerikalı şirketlerden 35 tanesiyle görüşerek Türk şirketlerini soruyor ve Amerikalı firmaların Türk şirketlerine neden yatırım yapmadıkları konusunda 38 sayfalık bir case study hazırlıyorlar. Çalışmadan basına yansıyan kısa kısa sonuçlar;

MÜHENDİSLER TANITIM BİLMİYOR
Türk Bilişim-Yazılım şirketlerinin sahipleri ezici çoğunluk olarak mühendis. Bu yüzden tanıtım ve pazarlamaya boşa masraf olarak bakıyorlar.

YURT DIŞINDAKİ TÜRKLER VEFASIZ
Araştırmaya göre, Türkler, ABD’deki Türklerin iş paslamada yardımcı olmadığını düşünüyor. Benim şahsi görüşüme göre bu kanaat fazlasıyla doğru. Diğer millet mensupları birbirleriyle olabildiğine dayanışma içine girerken yurtdışındaki Türkler diğer Türklerden mümkün mertebe kaçıyor. Bu yüzden ABD’de ciddi sayıda Türk olmasında rağmen bir Türk lobisi yok. Böylece akademik ve iş dünyasında yükselen Türklerin bilgi birikimi bağlantıları Türkiye’ye kazandırılamıyor. Ayrıca araştırmaya göre bazı Türk şirketleri Hint firmalarına iş vermeye başlamış.

KENDİLERİNİ DEV AYNASINDA GÖRÜYORLAR
Amerikalı şirketler vakit ayırma sorunu yaşamamak adına çalışan sayısının fazla olduğunu belirten uzmanlar “Görüştüğümüz Türk şirketleri kendilerini büyük zannediyor. Oysa Amerikalılar’ın iş yapma tercihlerine göre küçük ölçekliler” tespitinde bulunmuş. (Burada bizim Yapı Kredi Bankası’nın Amerikan standartlarına göre orta ölçekli işletme sınıfına girdiğini hatırlatmak isterim.)

TÜRK YAZILIMLARI KALİTELİ

Türk şirketlerinin kalite avantajı olduğunu söyleyen Harvard ekibi, özellikle bankacılık sektörüne yönelik mobil çözümlerde Türk şirketlerin geliştirdiği ürünlerin daha bir çok Amerikalı’nın duymadığı türden ileri seviyede olduğu belirtirken, bu alanda ABD pazarına giriş imkanı olduğunu söylüyor.

TÜRK ŞİRKETLERİ BİLİNMİYOR

Sanırım bana göre ABD’den yatırım ve ortaklık gelmemesinin en önemli sebebi şu cümled gizli; “Yurtdışına iş verecekleri zaman Amerikan şirketlerinin aklına Türk şirketleri gelmiyor. Zaten nereden bulacaklarını da bilmiyorlar.”

PAZAR ARAŞTIRMASI YOK

Uzmanların görüşüne göre pazar araştırması yapmadan ürün geliştirip sonra ona pazar bulma eğilimi yaygın. Ben bunu bu tür işletme disiplini ve yöntemlerinin yeni yeni oluşan kurumsal şirket kültürlerine yerleşmemesine bağlıyorum.

KÜÇÜK OLSUN BENİM OLSUN

“Türkiye’de de sıkça tartışılan Türk şirketlerinin risk sermayesi yatırımı çekerek kendilerini büyütebilmeleri konusuna da değinen Harvardlı uzmanlar, finansmana erişimdeki zorluğu kabul ediyor. Bununla birlikte Türk kültürüne de atıfta bulunuyorlar. Görüştükleri bir şirket sahibinin ‘Bizde küçük olsun benim olsun anlayışı yaygındır’ ifadesinin İngilizcesini bilgi notlarına not alan uzmanlar, “Türk şirket sahipleri işlerini büyütmek adına yatırımcı çekmeye istekli ancak kendi paylarının ve yönetimde kontrollerinin azalmasında isteksiz. ‘Yatırımcılar çok az para için yüzde 90 hisse istiyor’ şeklinde yorumlar yapıyorlar. Halbuki bir Amerikalı kurduğu işin büyümesi adında hissenini ve kotrol gücünün azalmasını kabul eder. Bu noktada kültür farkı ortaya çıkıyor”” şeklinde buyurmuşla.

AMERİKALILAR YAZILIM OUTSOURCE EDERKEN NELERE DİKKAT EDİYOR?

Uzmanlar, Amerikalı 35 firmayla yaptıkları bir anketin sonucundan bahsettikleri bilgi notunda “Amerikalılar, ülke dışına iş verecekleri zaman fiyat ve kaliteyi iki önemli unsur olarak belirtiyor. Ancak yapılan sohbetlerden iş yaptıkları şirketlerle uzun vadeli ilişki kurmayı tercih ettiklerini ve zamanla tanıdık faktörünün öne çıktığını gördük” yorumu yaptı. Sektörün genel havasını veren bilgi notunda Amerika ve dünya pazarına giriş yapmayı başarmış Türk şirketleri de olduğu, özellikle savunma sanayi yazılımı şirketlerinin pazara giriş sorununu aştığı anlatılıyor.

Sorunu tespit etmek, sorunu çözme yolundaki en önemli adımdır. Türkiye’nin mali ve teknolojik kalkınmasının öncelikli yolunun yazılım ve bilgi teknolojilerinden geçtiğine inanan biri olarak Ekonomi Bakanlığı’nı bu konudaki çalışmalarından ötürü tebrik ediyorum.

Bazı markalar var ki o ürün segmentine adını vermiş… “Selpak beşyüzağbi”, “ocağı Cifledim” gibi daha çocukluğumuzda kanıksadıklarımızın yanında “kurumsal olarak eseypiiye geçiş çalışmalarımız sürüyür” tarzı cümlelere de alıştığımızı söyleyebilirim. ERP ve hatta CRM  yazılımlarına  genel adı SAP olmuş durumda.

Bu yaygınlığın sebebi kanaatimce toplumumuzdaki çoğu şey gibi teknoloji algılarının da kulaktan kulağa yayılması. Türkiye’deki en büyük 500 şirketin 200’ü SAP kullandığını, “SAP Danışmanlığı” nın başlı başına bir sektör oluşturduğunu  göz önünde bulundurursak çok haksız da sayılmazlar zira Türkiye’de 15 bin kullanıcısı bulunan SAP, dünyanın en büyük iş yazılımları firması. Ciro bakımından Micrisoft, IBM ve ORACLE’dan sonra en büyük 4. yazılım fırması. Bu tür dünya devi örneklerinin Türk yazılım firmaları ve start up’ları için rol model oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden SAP’nin kurumsal kronolojisini incelemekte fayda var;

SAP TARİHİ

Kuruluş;

1972 Optimum girişimcilik modeli olarak gördüğüm “ilk proje”nin akabindeki kurulum SAP’nin de kurulum modeli olmuş. IBM’den istifa eden 5 çalışanı (Dietmar Hopp, Hans-Werner Hector, Hasso Plattner, Klaus Tschira and Claus Wellenreuther) tarafından Systemanalyse und Programmentwicklung (System Analysis and Program Development / Sistem Uygulama ve Veri İşlemleri) adındaki şirketi kurdular. Almanya’nın Weinheim şehrindeki kurulan şirketin ilk müşterisi Imperial Kimyasal Endüstrileri şirketiydi. Şirket ilk yılında 620.000 Alman markı kazandı.

1973 İlk muhasebe yazılımlarıı “RF”’i çıkardılar. Sonraki yıllarda buna diğer modülleri ekleyerek “SAP R/1” yazılımını geliştirdiler.

1976 Özel ortaklık yapısından limited şirket yapısına geçiş yaparak SAP Gmbh ismini aldı.

Almanya dışına çıkış

1977 Müşteri ve personel sayısı ve entegrasyon çeşitlerinin artmasıyla şirket merkezi Walldorf’a taşındı ve Almanya dışına operasyonlar başladı.

1979 SAP R/2 çıkarıldı.

1981 Mainframe teknolojisinin yükselen gücünü kullanarak yüksek istikrar ve güç elde etti.

1982 R/2 için yeni kullanıcı dostu arayüzünü tanıttı.Üretim ve diğer alanlar için

farklı geliştirme projelerini, ABAP/4 program ortamı gibi yeni araçlarını tanıttı.

Büyüme;

1985 Calfornia State University ile ortaklık. California Devlet Universitesi’nde okuyan bir öğrenci tarafından üniversitenin profesörlere ‘değerlendirme’leri için önerilen SAP program, profesörler tarafından incelendikten sonra ‘değerlendirme’den ‘geliştirme’ye geçilmiş ve projede çalışan profesörlere ortaklık teklif edildi. Böylece SAP’nin gerçek büyümesi başladı.

1986 İlk uluslararası şube Avusturya’da açıldı.

1988 İlk halka açıma  (Frankfurt ve Stuttgart borsaları)

1991 Orta ölçekli şirket segmentini ele geçirmek için yayımladığı  R/3 versiyonu büyük ilgi gördü.

SAP Danışmanı şirketlerin kurulması

1992 Pilot projelerin başarılı uygulanmasından sonra R/3 pazara tanıtıldı ve kendi sistemlerini geliştirmek isteyen müşterilere yardım için anlaşmalı bağımsız danışmanlık şirketlerine izin verme stratejisi izledi.

1993 SAP 3600 çalışan ve 1 milyon Alman Markı gelire ulaştı.

1996 Müşterilerinin R/3’te online uygulamalara erişebilmesi için online oldu.

Coca Cola SAP kullanmaya karar verdi.

SAP dünyayı feth ediyor;

1997 SAP 25. yılını kutlarken 6.000.000 Mark’ın üzerinde gelire ulaştı. Bu gelirin %80’i Almanya dışından geldi.

1998 Şirket, daha iyi kullanıcı deneyimi ve yazılımı öğrenmeyi kolaylaştırmak için EnjoySAP stratejisini çıkardı.

1999 SAP, varolan ERP uygulamalarıyla e-ticaret çözümlerini birleştiren mySAP.com stratejisini açıkladı ve bir yıl içerisinde dünyanın öncü e-iş iş yazılım çözümleri tedarikçisi oldu.

2001 Türkiye’deki ofisinin açılışı.

Dünyaca ünlü IT balonunun patlamasının yol açtığı krize rağmen karını arttırdı.

2003 Dow Jones borsasına giriş

SAP Türkiye ofisinin tüm dünyadaki SAP şubeleri arasında “En Başarılı Start up” seçilmesi.

mySAP.com stratejisinin SAP Netweaver ile zirveye ulaşması. Netweaver  SAP ve diğer sistemlerde çalışan açık ve esnek iş uygulamalarından oluştu.

2004 SAP Netweaver markete bırakıldı ve bir yılda 1.000’den fazla müşteriye ulaştı.

2008 SAP iş zekası üzerine çalışan, Business Objects şirketini satın alarak onun ürünlerini kendi portfolyosuna ekledi.

2010 Büyük bir satın alma hamlesinde Sybase’i satın aldı. Sybase, bilgi yönetimi ve mobil veri kullanımı üzerine özelleşen  en büyük iş yazılımı oldu.

2011 Bulut biliimin en büyük firması SuccessFactors’u satın aldı.

SAP’den öğrenebileceklerimiz,

Bu başarının satır aralarını okuyarak kendimize ders çıkarmaya kalkarsak; girişim aşamasında hazır bir müşteri ve  projeyle start up yapmanın önemi, sürekli gelişim peşinde olma, gelişme aşamasında satış faaliyetlerini aralıksız sürdürme, üniversitelerle işbirliğine girme, şirkete bilgi birikimi katabilecek yeni ortaklıklara açık olma, uluslararası arenaya açılmak için uluslararası ofisler açmaktan çekinmemek olarak sıralayabiliriz. Büyüdükten sonra ise borsaya kote olma, üçüncü parti yazılım firmaları için işbirliği modelleri geliştirmek gibi örnekler verebiliriz.

Bunların dışında açıklanan hedeflere ve alınan kararlara aynı yıl içerisinde ulaşıldığını görüyoruz. Kararlar konusunda esnek ama uygulanması konusunda iş bitirici olmanın önemi bir kez daha anlaşılıyor. Ayrıca dikkat çeken diğer bir önemli husus ise, bir ürünün piyasaya sunulmadan önce bir müşteride pilot olarak kullanılması. Daha sonra piyasaya tanıtılarak satışlarının yapılması.

Sonuç olarak SAP kendi içinde optimuma yakın bir yapılanma ve taktik izlemiş olsa bile tüketici açısından kıstasımız  elbette kendine olan faydası değil bize olan faydası. Yani çok kurumsal dünya devi bir şirket olabilir ama kurumsal ERP yazılımları için kıstas alırken  fiyat/performans, kurumun süreçlerine uyumluluğu, danışman firmayla dialoglar gibi pek çok kıstasa da dikkat edilmelidir. En büyük olmanın yanında SAP, rakipsiz, tek alternatif olmazsa olmaz bir firma değil. ERP yazılımları konusunda pek çok başarılı Türk şirketleri de var. Workcube , IAS (CANIAS), LOGO ERP bunlardan sadece bazıları.

İnsanlar hala elleriyle tutamadıkları şeylerin değerini anlamakta güçlük çekiyor malesef. Örneğin elimizle tutabildiğimiz bir ürün için pazarlık yaparsak esnafın cevabı hemen hemen bellidir; “Abi bunun gelişi o kadar zaten”…  Peki bir yazılım ürününün gelişi ne kadar? Saat/personel sayısı tek başına fiyatlandırma için yeterli midir? Bir yazılımcının iki haftada yaptığı işi bir diğeri bir günde yapabilir.  Peki iki haftalık işi birgünde bitiren bir yazılımcı bir günlük ücret mi talep etmelidir iki haftalık mı? Peki Karl Marks’ın artı değer kuramının ilkokul matematiği gibi basit ve çaresiz kaldığı günümüzde hakkani fiyatlandırma nasıl olmalı?

Adam/gün fiyatlandırması yerine yazılımın müşterilere sağladığı katma değeri baz alacak olursak apayrı bir hengame. Bir yazılım bir fabrikaya yılda 10.000.000TL tasarruf sağlıyorsa, aynı yazılım başka bir fabrikaya 100.000TL tasarruf sağlayabilir. İki fabrikanın yazılımdan aldığı randıman farklı diye farklı fiyatlandırma yaparsak, bu sefer de aynı işi, aynı danışmanlığı ve emeği vererek yaptığımız bir ürüne farklı fiyat vermemiz ne kadar doğru olur? Artı değer kuramının kifayetsizliği bir kez de burada anlaşılıyor.

Şirketler için fizibil, katma değerli bir ürün çıkarmaktan daha önemli bir şey vars

a o da satış. Onların hemen gerisindeki en önemli konu gizli kalmış bir zanaat olan fiyatlandırma meselesi. Örneğin bir yazılım satışı için 80.000TL fiyat veriyoruz. Belki de müşterim böylesine bir proje için 120.000’i  çoktan gözden çıkarmıştı. Aradaki 40.000 TL’ye şirket için bir araba alınabilirdi. Kardan zarar yani. Tabi işin ucunda eldeki 80.000’lik satışı kaçırmak

da var. Üstelik 120.000 TL fiyat verdikten sonra pazarlık sonucunda 80.000’e indirmek itibar ve güvenirlik bakımından büyük eksi olur. Diğer taraftan da düşük fiyatlandırmanın müşteriyi kaçırdığı durumlara da şahit oldum. Yani fiyatlandırma iki tarafı keskin bir bıçak, tutmasını bilenin emrine amade tabii ki.

Bunun dışında proje bazlı işler için fiyatlandırmanın yanında teknik detayları, yazılım süreçlerini, alt yapılarını detaylı bir şekilde bilmek zaten gerekli. Program işleyişinde çok basit görünen bir değişiklik bile bazen yazılım ekibinin iki haftalık emeklerini hiç edebil
Bunun dışında tali fiyatlandırmalar da önemli. Satış fiyatı ne olursa olsun, ben 5 yıl sonra hala o ürüne destek veriyorsam -ki vermem de gerekir- bunun bize astarı yüzünden pahalıya gelir. Çünkü alınan fiyat ne kadar yüksek olursa olsun, beş yıl sonra çoktan harcanmış yenmiş bitmiş bir ücretin desteğini veriyor olmak kimse için tatlı olmayacaktır. Bu sebeple müşteri yazılımcıya, yazılımcı müşteriye suç atar. Oysa ne plana oturtamadığı istekleri bitmeyen müşteri ne de kısa vadeli planlar yaparak uzun vadede zararlı çıkan yazılımcı haklıdır. kaybet/kaybet yerine kazan/kazan yaşamak istiyorsak satıştan sonra destek anlaşmalarını da sıkı tutmalıyız.Ki yeni dünyanın yükselen gelir trendi de subscribtion/abonelik ve gelir devamı üzerine. iyor. (400 TL adam/gün’den kabaca bir hesaplayın)

En temel sektörlerde bile kurum kültürü, oturmuş satış organizasyonları  oluşturmakta zorlanan bir ülkede yazılım gibi yeni sayılabilecek bir sektörün bu konuda sancılar yaşaması normal. Ama her defasında Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Mutlu ederek mutlu olmayı, kısa vadeli maksimal kazanç yerine kazan/kazan durumunu oluşturmayı hedeflersek, gerisi gelecektir.

Medyatik kuramsal fizikçi ve fütürist Michio Kaku,  geçtiğimiz hafta ilk defa Türkiye’de sunum yaptı.  Elektrik – Elektronik, Makine ve Bilişim İhracatçıları Birliği’nin Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlediği AR-GE Proje Pazarı etkinliğinin konuk konuşmacısı olarak çıktı.

Sunuculuğunu metrobüszade Vatan Şaşmaz’ın yaptığı etkinlikte, en iyi ar-ge projelerinin ödülleri verilmeden önce  Michio Kaku’nun konuşması oldukça ilgi gördü.  Konuşmanın teması, “Gelecekte bizi neler bekliyor”du. Sayın Kaku’dan davetlilerin tamamına yakınının mühendis, mühendislik öğrencisi ya da bilişim/teknoloji insanı olduğunu göze alarak daha detaylı bir sunum yapmasını beklerdim. Genele yönelik hazırlanmış jenerik sunumlarından birini yapmış olsa da bu onun ilgiyle dinlenmesini engellemedi tabii ki.

Elbiselerin aynı zamanda insanın  doktorluğunu yapacağı, DNA çiplerine sahip klozetlerin eş zamanlı olarak idrar tahlili yaparak bizi sağlığımız konusunda bizi uyaracağı gibi sağlık konusundaki öngörüleri bir tarafa bırakırsak genel olarak konsept aşamasındaki projeleri bize aktardı.

Bu konsept projelerin çoğu zaten size aşina gelecektir.

Örneğin  otomatik sürücülü otomobil. Aracın GPS konumu üzerinden insansız çalışan otomobil Nevada sokaklarında deneme sürüşünü yapmıştı. Sayın Kaku GPS’in tünellerde ve kapalı otoparklarda çekmediği durumları bize anlatarak moralimizi bozmadı sağ olsun. Otomatik şoförlü araçların neredeyse sıfır kaza oranıyla çalışarak trafik kazalarının sona erdireceğini söylemesiyle neşelenmekle meşguldük zira .

 Artırılmış gerçeklik (augmented reality) uygulamalarının  geleceği sayın Kaku’yu oldukça heyecanlandırıyor olmalı. Üzerinden bu kadar durduğuna göre önümüzdeki 20 yıl içinde geleceğini en sağlam gördüğü konulardan biri sanırım. Önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim sanal gerçeklik içeren  askeri kasklarla  (HUD) olan tecrübelerini paylaştı. Her birinde ayrı birer ip adresi bulunan bu kasklar internet üzerinden tanımlanan dost ve düşman bölgeleri ayrı ayrı renklendirerek askerlere gösteriyor. Michio Kaku’ya göre bu başlıkların yerini kontak lensler alacak. Bu lensler, alış veriş yaparken bir ürüne baktığımız zaman o ürünün bilgilerini ve hangi mağazalarda en ucuzunun bulunduğunu önümüze getirebilecek.

En ileri gelişmelerin tüketim/alışveriş sektöründe olması bizi şaşırtmamalı elbette. Bu yüzden 3D ölçülerimizin yüklü olduğu kredi kartlarımız sayesinde üzerimizde denemeye gerek kalmadan online alışveriş yapacağımızı söylediğinde şaşırmadım ben de. O günler gelse ve ben görebilsem bile yine de elimle tutabildiğim üzeirmde deneyebildiğim kıyafetleri satın almak isterim doğrusu.

Sayın  Kaku’nun bahsettiği gözlüksüz 3D teknolojisi ise seri üretimi yapılıp ticarileştirilmiş durumda çoktan. Robodoc, robolawyer gibi alanındaki sıkça sorulan soruların %99’unu kapsayan robot, avukat vs. robotların olacağından ise şüpheliyim. Bu teknoloji için robota da gerek yok. Bilgisayarlar üzerinden akıllıca dallanmış yapay zeka uygulamalarıyla zaten yapılabilir durumda. Henüz ticarileştirilmemiş olması (bildiğim kadarıyla) ise arama motorunu bilinçli kullanan kişilerin zaten bu tür robotlara ihtiyaç duymaması olabilir. Hatta robot yerine bu hizmetleri akıllı telefonlar verebilecek durumda.

Öngörüler arasındaki “Smart Barbie Doll”, akıllı barbi bebekler için ise pek bir yorum yapamıyorum açıkçası:) Oğlan çocuklarının onların da kıyafetlerini çıkarıp orasını burasını kurcalayacaklarını tahmin edebilmek beni fütürist yapar mı emin değilim:)


Timsahlar ölümsüzdür

En yüksek beklentiler sağlık sektörü konusunda… Steve Jobs’ın ölümüne neden olan Diyafram kanserinden bahsetti Kaku… Pankreas kanserinin gelişmesi 20 yıl sürüyor ve sonra tedavisi olmayan 3 yıllık bir süreçten sonra insanlar ölüyormuş. Aslında pankreas kanserinin tedavisi var ama semptomları son 3 yıllık sürede görüldüğü için, tedavisi mümkün olmayan aşamada tespit edildiği için tıbbi literatürde tedavisi mümkün değil diye geçiyor. Kaku’ya göre gelecekte robotlar karşımıza geçip diyecekler ki; “Sana bir kötü bir de iyi haberim var, pankreas kanseri olmuşsun. Ama üzülme dostum tedavi olmak için daha 20 yılın var!

Michio Kaku ayrıca timsahların ölümsüz olduğunu, ortalama ömürlerinin 70 yıl olarak bilinmesinin sebebi olarak da hayvanat bahçesi görevlilerinin ömürlerinin vefa etmemesinden kaynaklandığını, insanların da timsahlar kadar uzun yaşayabileceğini iddia etti.


Her ne kadar “2012 oldu uçan arabalar nerde lan…!” serzenişinde biri olsam da bugün teknolojiyi etkin kullanan birinin bilim kurgu havasında yaşaması mümkün. Eşyalara sesli komut verebiliyor, eve gelmeden önce kombi, klima gibi eşyalarımıza talimat verebiliyor, haritada arkadaşlarımızın nerede olduğunu görebiliyor, arkadaşlık servislerinden bize en yakın karşı cinsi bulup diyaloğa geçebiliyoruz.  Tabi bu dünyanın bir yerlerinde hala insanların susuzluktan, açlıktan ve basit hastalıklar yüzünden öldüğü gerçeğini değiştirmiyor. Bu yüzden gelecekte karşımıza çıkabilecek teknolojiler seyircileri heyecanlandırsa da onlara sadece şanslı azınlığın sahip olabileceği gerçeğini görmezden gelemedim… O değil de sahi uçan arabalar nerde kaldı? Michio Kaku’nun sunumuna bile giremediğine göre insanoğlu epey bekleyecek.


Gerçekliğin sorgulanması antik yunandan öncesine kadar dayansa da günümüz dijital teknolojisi, kendi gerçekliğini oluşturmaya doğru adım adım ilerliyor.

Artırılmış gerçeklik uygulamalarını inceleyeceğim bu kategorideki ilk yazımda, bu terime yabancı olanlar için tanım ve tarihçeden  başlıyorum. Nazilerin savaşın insan ırkını geliştirdiği görüşlerine katılmasam da pek çok bilimsel gelişme gibi bu alanın öncülleri de askeri teknoloji kaynaklı.

HUD (Head-up display) denilen, Savaş uçağı pilotlarının kokpit ekranlarında ve piyadelerin kasklarına takılan ekranlar ile bazı bilgilendirici veriler (hız, ısı, yükseklik, koordinatlar, radar vb.)  aktarılıyordu.

AR uygulamalarının temel mantığı  gerçek görüntüyü ekranlara aktarıp üzerine dijital tabakalar ekleyerek bilgilendirici veya eğlendirici görüntü çıktısı almak. Bunun üzerine sesli çıktı ve GPS konumu gibi ek özellikler de kullanımı çeşitlendiriyor.

Belki böyle anlatınca biraz basit gelmiş olabilir ama görüntü işleme yazılımlarının etkin kullanımıyla birlikte orta vadede bilim kurgu filmlerindeki seviyeye ulaşmamız mümkün. 2022 yılında o aptal alüminyum folyo kıyafetlerden -umarım- giymeyeceğiz ama en afillisinden akıllı gözlüklerimizin olacağı aşikar.

Google ve ardından bir kaç firma akıllı gözlük projelerine yoğunlaşacağını açıkladı ama gözlüklere işlemci eklemek yerine smartphone/tabletlerden data kablosu ve/veya kablosuz protokoller üzerinden gözlük ekranlarına output almak çok daha mantıklı bir hareket olur bana kalırsa. Navigasyon frame’i gözlük ekranının köşesine verilirse tadından yenmez.

Ankara merkezli infodif firmasının makyaj uygulaması bu konudaki yerli teşebbüslerden bir tanesi;

Bu alanda Türkiye pazarında belirgin bir talep yok ama klasik iktisatın babalarından Jean Baptiste Say’ın dediği gibi; “Her arz kendi talebini yaratır.”

Bu konudaki diğer yerli örnek  deSurfact uygulaması.  Reel ekonominin %65’ini oluşturan eğlence sektörüne yönelik olması akıllıca bir hareket;

AR konusundaki kısa vadeli öngörüler gps, konum ve görüntü işleme üzerine odaklı. Örneğin kameramızı sokaklara çevirdiğimizde o bölgedeki metro, hastahane vs.’nin bize okla ve harita üzerinden yönlendirilmesi, restoranların taratılarak haklarındaki yorumların okunması, yemeklerinin fiyatlarının vs. görünmesi…

Augmented Reality’den bahsedip de Layardan bahsetmemek haksızlık olur. Hollanda’da yaygın fakat verilerin girilmesi halinde İstanbul’da da bu uygulamayı kullanabileceğiz;

İsveçli bir firmanın geliştirdiği konsept aşamasındaki bir proje, yüz tanımlama ( face recognition software) ve sosyal network profillerinin akıllıca birleşiminde oluşuyor;

Kartvizitlerine QR kod  koyanları hep takdirle karşılamışımdır, peki ya böylesi?

Konumsal AR uygulamalarından bir örnek, tabi bu da konsept aşamasındaki hali. Scene Search ve Scene Learning yazılımlarıyla neler yapılabileceği konusunda küçük bir örnek;

Bir web kamerası ve yazıcıyla yapabilecekleriniz;


Geçtiğimiz ay Nokia Lumia’nın düzenlediği bir etkinlikte Angry Birds tokatlamaca;

National Geographic bizi Serengeti steplerine götürüyor;

Geçtiğimiz Nisan ayına damgasını vuran Google Project Glass gözlük tanıtımı;

Vee Microsoft’un cevabı gecikmiyor:)